Dikiş tutmaz bir ruhum. Diyarım yok, otağım yok.
Her gün şakaklarıma vurur bu yaşamak.
Birine hapsetmeye kalksam kendimi, kimse tutmaz yüreğimden.
Gerçi hepimize zindandır gök.
Kulağımda “Kan Kokusu”, burnumda çöp:
Çürümüş saygı,
dünden kalma ahlâk,
beceriksizce pişirilmiş evlilikler,
ve dibi tutmuş toplum…
Ne yapalım burnumuz alışmış bu kokuya.
Bir parfümmüş gibi sürüyoruz her gün.
Çünkü Burası Türkiye!
İnsanlarımız adam kayırılmayla yoğrulmuş ezelden.
Düşünmeyi boka benzetmiş.
“Yolsuzluk var!”ı yanlış anlayıp, karnını yolla doyurmuş, köprü ile dibini sıyırmış.
Burası Türkiye!
Bizim seçtiklerimiz dilinin şarjörünü doldurup, sağa sola bölücülük serper.
Zihniyetlerindeki tek rengi
Gökkuşağı ilan eder.
Burası Türkiye!
Herkes bilir yanlış iliklenen bir düğmenin varlığını.
Fakat kimse istemez en baştan iliklenmeyi…
İlik düğmeye çatar, ilik değilsin diye,
Düğme iliği suçlar, neden deliksin diye.
“Bir elin nesi” baş tacı olur,
Dururken “iki elin sesi”.
Arada sırada, belki de kazara tutuşurlar el ele,
Onda da başkasının fermuarına dil uzatırlar.
Kocaman dünya bir gömlek fabrikası olmalı onlar için.
Yok edilmeli tüm fermuarlar.
Ve burası Türkiye!
Bu ülkede herkes okuma bilir sanılanın aksine.
Kimi düşünerek kitap okur,
Kimi toplumun canına.
Ben…
Oturur onları izlerim.
Sonra da kendimi bir ayna karşısında… Ne yapmam gerektiğini damıtırım kendime.
Arada bir soğurum hepsinden.
Çekip gidesim gelir bilmediğim bir yere. Ya da sadece ekmek almak için çıkarım evden.
Somurturum sokakta. Kulaklık takarım duymamak için. Hepsi bir tepkidir kendimce.
Arada bir de severim her birini.
Çünkü bu toplum doğurdu beni, bu toplumun dölüyüm.
Ama ben kendim emzirdim kendimi, kendim büyüttüm.