Eminim Gene Yakmışızdır Sobayı

Akşama kadar usul usul yağmur yağdı bugün. Köyde çalıştığımdan yağmuru çok daha rahat hissedebilmem gerekirdi fakat öğretmen olduğum için bu pek mümkün olmadı. Çocuklar koridorda oynamak zorunda kaldı ve alan dar olduğu için kendi aralarında sık sık kavga ettiler. Teneffüste o kadar çok şikâyete geldiler ki yirmi satırlık bir Ferit Edgü öyküsünü yirmi dakikada ancak bitirdim.

Böyle curcuna zamanı huzurdan ziyade psikoloji gıdıklayan bir şey oluyor yağmur. Akşama kadar böyle devam edecek sandım: bunalmış, bitkin, yorgun… Okul bitince çocuklar parça parça dağıldı. Bahçeye bir sessizlik çöktü. Önümde yemyeşil buğday tarlaları, toprakta pıtırdayan yağmur sesi, kafamdaki hafif ıslaklık… Bir anda dinginleştim.

O an hissettiğim huzura benzer huzurlar aklıma geldi birden. O huzurları yeniden hissettim, yeniden ferahladım. Mesela, sanırım dört yaşındayım, babamın kaza yapması sonucu sattığımız dört vitesli Şahin henüz bizim evin önünde duruyordu.

Annemle amcamın eşeğini alıp Göynük denilen yerdeki tarlaya gidecektik. Ne işimiz vardı zerre hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey babamın “Yağmur yağacak, gitmeyin.” dediği. Annem bu tarz durumlarda bildiğini okur, “Yağana kadar geliriz.” veya “Hava açık daha, akşama kadar yağmaz o.” gibi sebepler bulur. Babam da laf dinletemeyeceği için “Takkasız (annemlerin sülalesinin adı) gönlün bilir.” gibilerinden kafasını sallar geçer.

Biz aldık eşeği, tarlanın yolunu tuttuk. Çok uzak bir yer değil. Evden iki-üç kilometre ancadır. Ben eşeğin sırtına bindim, annem yayan. Dingildeye dingildeye tarlaya vardık. Az biraz işimizi gördük, hafif çiselemeye başladı. Ağırdan toplanıp dönüş yoluna koyulduk. Daha bir km gitmemiştik ki yağmur şiddetini artırmaya başladı. Korktuğumu hatırlıyorum o zaman. Sanırsın gökten lav akacak. Belki de gök gürültüsünün etkisindendir. Eşeğin sırtında hızlı hızlı gidiyoruz. Gitgide korkuyorum, müşkül durumdayım. Tabii, o zamanlar daha bir bok müşküllük görmediğimiz için gök gürültüsü gayet tabii can yakıcı bir müşküllük. Yanında annen olsa bile…

Biz korka korka dönerken bizim beyaz Şahin, Betmobil gibi artist bir şekilde önümüze çıkmasın mı? O kadar çok sevinmiştim ki o arabayı önümüzde görünce. Eşek de olduğu için annemi arabaya alamadık. O eşekle birlikte döndü, biz arabayla geldik. Babamın annemin Takkasız gönlüne laflar ettiğini hatırlıyorum köye gelene kadar.

Eve gelince üzerimdeki ıslak kıyafetleri çıkardık. Gök gürültüsünden de eve girerek kurtulmuş oldum. İçime bir ferahlık çöktü… Sonra annem geldi, iyi ferahladım. Babam mı koydu yoksa annem mi bilmiyorum, biri yanan sobanın üzerine boz şapla otu (Google’a göre “boz çalba”) koydu. Bir de bizim köy ekmeğini koyduk kızarması için. Dışarıda yağmur, oda hafif loş, kızarmış ekmekte tereyağı, bir de boz şaplanın kokusu… Aradan yirmi bil yıl geçti hâlâ çok net hatırlıyorum. Ne zaman yağmur yağsa, ne zaman yağlı ekmek yesem, ne zaman boz şapla içsem işte oradaki ferahlığı hatırlıyorum.

Bunu yazarken bu olayın muadili bir olay daha hatırladım. Bir benzer ferahlık daha…

Beş yaşındayken kekemelik başladı bende. Yıllar sonra kuzenim dil ve konuşma terapisti olunca öğrendiğime göre kimi çocuklarda görülen bir durummuş bu. Eğer dalga geçilmezse, söylemeye çalıştığı şey pattadanak tamamlanmazsa kendiliğinden geçiyormuş. Tabii bunu o zamanlar bilmiyoruz. Doktora gittiğimizi de hatırlıyorum babamla, deva olmamışlardı.

Doktor çare olamayınca iş Anadolu’nun her şeye ilacı olan hocalara kaldı. Babam gerçekten inanıyor muydu yoksa çaresizlikten mi yaptı bilmiyorum. Kendisine sormadım bu zamana kadar. Fakat biz bayağı üç beş tane hoca gezdik. Okudular üflediler, bir çözüm olmadı. Lakin bir tane daha hoca vardı. Dediler, bu adam kıyak, ona görünün. Giderken bir iki tane emaye çanak alın. Bu kadar…

Eve elli-altmış km. uzaklıktaki Kapıkaya diye bir köyde oturuyordu. Bizim Şahin kazaya kurban gittiği için babamın memuriyetini taçlandırdığı, yakıt cimrisi Renault Broadway ile yollara düştük. Ak sakallı bir dedenin evine geldik. Adama meramımızı anlattık. Birkaç kitap karıştırdı, bir şeyler okudu. Bana dedi “Sen çok pis yerlerde oynamışsın.”

Köyün sokaklarını her gün çamaşır suyuyla yıkamadıkları için biraz mecburduk buna. Yerden bulduğumuz kağıtları para yapıyoruz, sigara izmaritlerini emcüklüyoruz, ağaç dallarını cuğara yapıyoruz. Haliyle harbiden pistik yani. Fakat köydeki her çocuk benim gibi, bir ben mi kekeme oldum? Üç harfliler üç harfli mi seviyor?

Dedemiz, bize birkaç tane formül verdi. Bir tane dua var, bunu suyun içine atıyoruz ve sadece o sudan içiyorum. Bittikçe tazeliyoruz… Birkaç tane küçük kare kağıda bir şeyler yazdı. Onları sabah çayın içine attık. Bir muska vardı, berenin birine diktik onu, birkaç gün kafamdan hiç çıkarmadım. Sonra boynuma yazdığı muskanın yanına diktik canları sıkılmasın diye. Ulan, babam ev cehennem gibi olmadı mı ısınmaz, o cehennem ateşinde kafam öyle bir sıcaklıyordu ki beynim hamur oluyordu. Hocanın şifa için yaptığını bilmeyen misafir teyzeler de bunu kafamdan çıkarmaya çalışıyordu. Asla elletmiyordum. “Dede böyle istiyor.”

Tüm bunların yanında okunması gereken bir dua vardı. Üç gün okunacaktı. Köydeki Mehmet Hoca’ya gittik. Dedi annem, Mehmet amca böyle böyle.

“Balım, (köyde ufaklara karşı “Balım” veya “Gülüm” diye hitap ediliyor.) dedi “bu zor dua. Ben bunu okuyamam. Bunu okusa okusa Gılmanlar’daki Halil Hoca okur.” Ben her şeyden habersiz kendi içimden “Kim ola ki bu Halil Hoca denen hikmeti kendinden menkul kişi?” gibilerinden düşünüyorum. Anam şıp diye tanıdı. “Pekala” dedi, “gideriz.”

Gılmanlar bizim komşu köy. Babamın anne tarafı oradan. Annemin da bir ucu oradan galiba. Halaları falan oraya gelin gitmiş.

Gittik üç gün. Ya amcamın eşeği ile ya da Broadway ile… Babam bizi bırakıyor kendi Dağardı’na kahveye gidiyor, köyümüz ufak olduğu için kahve yok. Can sıkıntısı… Biz de okunuyor, akrabaları ziyaret ediyor eşek varsa eşekle, eşek yoksa ayakkabılarla geri dönüyoruz. Üç gün çok az gibi görünüyor ama sabahın erken saatlerinde kalkıp yol gidiyoruz, akşama kadar sağı solu ziyaret ediyoruz, günde birkaç tur okunuyorum falan. O yaştaki bir çocuğun pek de hevesle yapacağı şeyler değil. Köyde avarelik etmek varken… Bu yüzden üçüncü gün geldiğinde cuma günü okuldan dönen öğretmen, kurban bayramı gelmiş çoban gibi sevinçliyim. O gün de bugüne benzer bir hava vardı.

Dönüş yolunda bastırdığını hatırlıyorum. Gılmanlar’ın çıkışında bir eve girdik. Annem kadını pek tanımıyordu, kadın da annemi. Ama kimlerden olduklarını biliyorlardı işte. Önceden oturup iki beşlik bozmuşlukları yoktu. Aldılar eve bizi. Sobanın yanına oturduk.

Odanın ışığını açmadıkları için oda gene loştu. Yerdeki şilteye oturduk. Teyze de sobaya odun atıp sobanın yanına oturdu. Bir amca hatırlıyorum çekyata oturmuş. Gırtlak kanseri olduğu için sesi yoktu hiç. Resmen hırıltı ile konuşuyordu. Çok ilginç gelmişti o zamanlar. Genelde teyze tercüme etti amcanın dediklerini. Sofra kurdular. Kesin çay da demlemişlerdir. Biraz da sohbet oldu. Yağmur azalınca biz annemle gene koyulduk yola.

Yolun yarısından çoğunu gitmiştik ki yağmur gene arttı. Adımlarımızı hızlandırmış ilerliyorduk. Amcamların eşeğini gördük. Yolun kenarındaki tarlalarına örüklemişler karnını doyursun diye. Yağmurda ıslanmasın diye çözdük onu da. Köye getirdik.

Sonrasını hatırlamıyorum ama eminim ki gene yakmışızdır sobayı.

2020, Kahta

Can CAFCAF

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın