(28.02.22)
Yıllardır düşünüyordum bunu ve yıllardır vazgeçiyordum. İçimde bir yerlerde daima vardı hastalık sürecini yazmak. Sonra da dedim ki: “Ne değişecek yazınca?”
Hiçbir şey değişmeyecek. İnsanların bana acımasına yol açacağım belki de. Ya da insanların bu yaşananları okuması onlara ne katacak onu da bilmiyorum. Bence gereksiz şeyler. Fuzuli dram… Sonra da dedim ki: “Hacı abi, burası senin bloğunsa issssssstediğini yazarsın.” Bir yerde anlatmak da istiyorum çünkü. Sebebini bulamadım bu zamana kadar. Neden içimdeki hisleri insanlara sunuyorum, hiçbir fikrim yok.
“Pnömotoraks”mış hastalığımın adı. hastalığımın ilk bir yılı boyunca “klorotoraks” diye biliyordum. Doktorların söyleyişinden böyle anlamıştık. İki yıl içinde 3 kere sol akciğerde, 1 defa sağ akciğerde tekrarladı. Sol akciğerden ameliyat oldum 3.den sonra. Sorunlu parçayı aldılar. Sağda da her an 2.si tekrarlayabilir. Bir haftadır göğsümde bir ağrı vardı. Tekrarladı sandım. Bu süre zarfında bol bol döndüm geçmişe. Bu yazıları yazmaya da bu süreçten ötürü karar verdim. Yoksa çoktandır aklıma gelmiyordu. Böyle hava değişimlerinde ağrı peyda olabiliyor. Bazen tekrarladı sanıyorum. Az evvel hastaneden geldim. Röntgende bir şey çıkmadı. Olağan ağrıymış. Dokuz yıl oldu be birader. Hala neyin olağanı bu? Siktir git artık değil mi? Hala niye korkutuyorsun?
Bir buçuk saat sürüyormuş tomografi sonuçlarının çıkması. Her ihtimale karşı çekelim, dedi doktor. Çektirdik. Eve geldik o arada. Ona gideceğim on dakika sonra. Süleyman Hoca’dan arabasını aldım. Kendim gideceğim bu kez. Ayaktayım, sancım çok değil.
***
İlginç bir şekilde hastane zamanlarında mutluydum. Buna o zamanlar da şaşırıyordum. Ameliyat olacak olmamı kafaya takmıyordum pek. Çözüm vardı sonuçta. Gerçi ilk günler biraz sorunlu geçiyordu. “Dren” dedikleri bir alet saplıyorlardı kaburgalarımın arasından akciğerime. İlk gün onun acısı felaket oluyordu, uyku kaçırıyordu. Nefes alsan acıyor, almasan acıyor. Sola dönsen acıyor, sağa dönsen acıyor. Bir keresinde iki kere ağrı kesici yapmışlardı bir gecede. Fakat bir kere uyudun mu ertesi gün ağrı acı olmuyordu. Yalnız nereye gitsen drenle gitmek zorundasın. Ha bir de sola dönemiyorsun uyurken. Mumya gibi düz uyuyorsun.
Gazete alıyordu babam. Onları okuyorduk. Yılmaz Özdil’dir, Hakkı Yalçın’dır, Bekir Coşkun’dur, Emin Çölaşan’dır, köşe yazılarını beklerdik. Sevmezdim hafta sonunu, köşe yazıları olmazdı. Öyle bir gazete okuma alışkanlığı oluşmuştu ki raporum bitince okula başladığımda okul sonrası ilk işim dışarıya çıkıp gazete almak oluyordu. Bunları okumadan sınav bile çalışmıyordum. Etütte gazete okuyan tek kişi bendim sanırım. Dolayısıyla benim derdim başkaydı yurttaki arkadaşlardan. O an için “akil adamlar, çözüm süreci” gibi sorunlarla debeleniyordum ben. Diğerlerinin derdi başkaydı. Bu yüzden pek arkadaşım yoktu.
Belki de hala siyasete meylim bu yüzden…
Vakit geldi, hastaneye gitmem lazım. Bunu da kaydedeyim, yayımlarım bir ara. Pek beceremedim bu kez ama daha bir sürü anı var anlatılacak; kimisi komik, kimisi bok gibi, kimisi hala tesirli… Gerçi çoğu tesirli ki yazma ihtiyacı duymuşum. Neyse geç kaldım.
Can CAFCAF