Zebil – 2 / Çıtırdayan Kabuklar

Vicdani olarak rahatım. Nefret dolu içim. Tek çekincem yakalanmak. Bu yüzden ince eleyip sık dokumak istiyorum. Hak etmiyorum yakalanmayı. Hak ettiğini bulmayan bir lavuğa hak ettiğini vermek kabahat değil. Devlet adaleti sağlayamıyorsa kendi adaletimi sağlamam suç olmamalı.

Devletin adaleti sağlamak gibi bir gayesinin de kalmadığını düşünüyorum. Gerçekten adaleti sağlamak için didinseydi ülkesine sığınan suçlulara da hak ettiği cezayı verirdi. Ama bir sürü ülke kendisine sığınan suçluları iade etmiyor. Ayrıca hepimiz biliyoruz ki bir sürü istismarcı, kadın katili kollanmakta, cezaları hafifletilmekte. Sosyal medya baskıları olmasa kimisi öylece salıverilecek.

Leman için sosyal medya yıkıldı da herifin kaçacak deliği kalmadı. Böyle olunca kaplan kesilir devlet büyükleri. Halkın gazını almak için hepsi seferber oluverir. Ama sosyal medyaya yansımadı mı sırtını dönerler.

İşleri güçleri halkın gazını almak.

***

İstediği tek şey biraz yalnız kalmaktı. Bu nedenle uyumak istediğini söyledi abisine Zeki. Sabaha kadar uyuyamayacağını adı gibi biliyordu ama bu ağır mevzuların muhasebesini yapması gerekiyordu.

Abisi salondaki çekyatı açtı, temiz çarşaf serdi.

“Kullanılmayan odayı düzenleyelim de orada yat,” dedi. “Burada zor olur böyle, belin ağrır.”

Kafasını salladı geçti Zeki. Bir çırpıda soyunup yattıysa da ne adam akıllı düşünebildi ne de uyuyabildi. Abisinin de uyuyamadığını sık sık tuvalete çıkmasından anlıyordu. Fakat bir süre onu görmek istemiyordu. Ne düşüneceğini, ne hissedeceğini sapıtmıştı çünkü. Ağlamak geliyordu içinden.

Neden hiçbir şey yolunda gitmiyordu? Yaşam diye öyle bir olay sürüsü vermişlerdi ki kendine, bazı insanların eskisi gibi.

Ağlamaya başladı. Ağlarken de kendi kendine mırıldanıyordu.

“Yirmi dört yaşındayım ama bir çocuk gibi süper kahraman olmak istiyorum. Gücüm yetsin, ailemi bu pislikten kurtarayım.” İçini çekti.

“Daha kendime bile dermanım yok.”

Gücüne gitti bu durum. Çaresiz olmak ruhuna derin yaralar açıyordu.

“Çocuk gibi yatakta ağlıyorum. Annem, babam, abim hiçbiri mutlu değil. Elimde mesleğim bile yok. Keşke bir şey yapabilsem. Keşke bu bataklıktan çıkarabilsem abimi.”

Annesiyle babasının resmi geldi gözünün önüne.

“Keşke Danimarka’da doğsaydım…” Saçma gelecek ama kaybedilmeye programlanmış bir robot gibi hissetti kendini. Tam bu cümle geçti içinden.

“Bu hayatın kaymağını hep başkaları yiyor. Yurt dışına giden başkaları, gezen başkaları, para içinde yüzen başkaları. Ben ise parasızlıkla, kendi dertlerimle, ailemin dertleriyle cebelleşiyorum. Adalet büyük bir masal.”

Duruldu. Ağlamaya doydu. Gözyaşlarından nefret etti. Güçsüzlüğünün, ezikliğinin simgesi gibi geldi bu ıslaklık. Hemen kuruladı elini yüzünü. Yastığını ters çevirdi. Elini kafasının altına koyup uykuyu bekledi.

***

Öğleyin tıkırtılara uyandı Sadi. Sabaha doğru uyuduğu için bu saate kadar uyusa da uykusunu alamamıştı. Sarsak adımlarla salona doğru gitti. Kapının kasasına dayanıp neler olduğuna baktı. Kardeşinin sırt çantasına eşya yerleştirdiğini görünce içine bir kurt düştü.

“Gidiyor musun?”

“Bir arkadaşım İstanbul’a gelememişti. Bursa’ya onu ziyarete gideceğim. Gelirim birkaç gün sonra.”

Çocuğun hayatını da mahvettim diye geçirdi içinden.

“Paran var mı?”

“Var var.”

Cüzdanını getirdi odadan.

Şu kartı da al yanına, ihtiyacın olursa çekersin.

“Gerek yok, var bende.”

“Al işte oğlum, yanında bulunsun.”

Pekâlâ dercesine kafasını sallayıp kartı cüzdanına soktu Zeki.

“Bekle, geçireyim ben seni.”

“Abi gerek yok, giderim ben.”

“Geleyim geleyim. Poğaça falan alırız hem, vapurda yersin.”

***

Bursa’ya gitmeyecekti Zeki. İstanbul’dan yeni geldiğini dün söylediği için İstanbul’a Emrah’ın yanına kaçtığını söyleyemedi. Abisi, kendisinden kaçtığını düşünmesin istedi. Sadece biraz uzaklaşmak, olayların muhasebesini yapmak istiyordu. Onun yüzüne bakıp da hiçbir şey yokmuş gibi yapamazdı. Biraz olanları sindirmeli, ne yapacağına karar vermeliydi. Bu sebeple uzaklaşacaktı biraz.

Önce Erdek’e geçti, oradan İstanbul’a vardı. Akşamı geçmişti eve girdiğinde. Yemek yedi, az sohbet ettiler, gece sağlıklı uyuyamadığı için hemen uykusu geldi. Kıvrıldı kaldı koltukta.

Gecenin koyu vaktinde uyandı. Üzerinde bir battaniye atılmış… Doğruldu koltukta. Gördüğü rüyanın etkisinde olduğu için saf saf bakındı etrafına.

Nur’la birlikteydi rüyasında. Sarı bir kazak, siyah bir kot pantolonu vardı üzerinde. Bayındır’ın arka sokaklarındaydılar. Geceydi. Bir yere bir şey iletmişlerdi. Dönerken yol üstünde köpek görünce yollarını değiştirmişler, sonra bilmedikleri yollara sapmışlardı. Çiçek seralarında birilerini görmüşler, sanki onlara zarar verecekmiş gibi tırsmışlardı. Bir ara, el ele koşunca içi kıpır kıpır olmuştu. Onunla el ele tutuşmak bir lütuf gibi gelmişti.

Yarın bir mesaj atmaya karar verdi Nur’a. Görüşmeyeli epey olmuştu. Zeki farkında değildi ama Nur’u hak etmediğini düşünüyordu. Rahatsız etmekten korktuğu için zırt pırt mesaj atamıyordu. Buluşmaları güzel geçmişti aslında. Üstelese belki daha da ilerleyecekti işler ama çekinmişti zamanında. Ayda yılda bir ancak görüşmüşlerdi.

***

Nur evden çalıştığı için pazartesi buluşmaları kolay oldu. Beşte Kadıköy’deki rıhtımda buluştular. Kalbi yerinden çıkacak gibi oldu Zeki’nin. Tokalaşsa mı? Kafasını mı uzatsa? Sarılsa mı? Parfümünü sıkmayı unuttuğu için de bir özgüven kaybı yaşıyordu. Bu kurtlu zamanda güzel koksa fena olmazdı.

Nur kollarını açınca sarıldılar. Tam sarıldıklarında küçük bir nefes aldı. Nur’un müthiş kokan parfümü burnunu bayram ettirdi. Parfüm sıkmayı unutuşuna bir kere daha sövdü.

Bahariye Caddesi’ndeki Ali Suavi Sokak’a girdiler. Loş bir kahveciye girip sessiz bir masaya oturdular.

Havadan sudan, Havva’dan Adem’den bahsettiler ilkin. Zeki’nin KPSS’si, Nur’un özel sektörü derken muhabbet ikisinin ortak noktası olan edebiyata geldi.

“Yazıyor musun hala şiir?”

“Çoook uzun zaman oldu. Ne okudum ne yazdım. Sanırım biraz soğudum şiirden.”

“Niye?”

“Bilmem eskisi kadar hislerimi paylaşmayı sevmiyorum sanırım.”

“Geçici bir şey bence. Gene yazarsın.”

“Olabilir, şu sınav da beni iyice yoruyor zaten. Düşünecek yanım kalmadı. Bir de köyde internet yoktu. Dergileri takip edemedim.”

“Telefon da mı çekmiyor?”

“Tek hat çekiyor, o da bazı yerlerde. Bizim ev çukurda kalıyor. Hiçbir şeyin çektiği yok.”

“Ne kadar kaldın köyde?”

“Yazdan beri…”

“Çok iyi dayanmışsın. Ben asla sabredemem herhalde.”

“Başlarda çok zorlandım da sonradan alıştım. Kasabadaki kahvede internet var; dizimi, filmimi oradan indiriyordum. Sınav çalışıyordum, köydeki kahveye gidiyordum arada. Yürüyüş yapıyordum, kitap okuyordum. Bir şekilde geçiriyordum zamanımı.”

“Neleri okudun?”

“Bir ara Hakan Günday’ın kitaplarını okudum. Ziyan, Daha en sevdiklerim.”

Az’ı okumuştum ben de. Sevmiştim, farklı bir yazar.”

“Cesur bir üslubu var. Söylemek istediklerini sakınmadan söylemesi hoşuma gidiyor. Genelde fikirlerini de seviyorum.”

“Başka neler okudun?”

“Alper Canıgüz okudum bir ara. Alper Kamu serisine komple hastayım.”

“Bak onu okumamıştım hiç.”

“Tavsiye ederim, küçük bir çocuk var ama fikirleri, eylemleri yetişkin gibi. Karakteri absürt ama yaşananlar gerçekçi.”

“Not aldım.” Telefonuna yazdı. Sonra devam etti:

“Ben de İnce Memed’e başladım. İki cildini bitirdim daha. Gayet akıcı bir şekilde gidiyor bakalım.”

“Güya bu yaz onu okuyacaktım ben. Aklıma bile gelmedi bak. Okuyayım onu da.”

“Göz korkutuyor ama bence korkmamalı, akıp gidiyor.”

“Kitap okumak güzel de derginin heyecanı ayrıydı be. Heyecanlanıyordum ben sevdiğim derginin yeni sayısı çıkınca. Bazı takip ettiğim şairler olurdu, merakla beklerdim.”

“Takip edecek dergi kalmadı ortalıkta. E-dergi oldu hepsi. E-dergi olunca da sanki o eski kalite yok. Daha az önemseniyor gibi geliyor.”

“Ya da biz para vermeyince önemsizmiş gibi görüyoruz.”

“Belki de ama matbu olunca daha fazla uğraşıldığını düşünüyorum. İnsanlardan para alırsan bunun karşılığını vermek zorunda hissedersin.”

“Şu açıdan da bakabiliriz: Eskiden yazdığım dergi basılıydı mesela. Kâğıt pahalılığından e-dergiye döndü. Dergideki iyi yazarlar basılı değil diye bir bir kayboldu. Ben pek önemsemiyorum ama insanlar hâlâ önemsiyor eserinin nesnel olmasını, elle tutulabilmesini.”

“Ben de önemsemiyorum artık. E-kitap okuyucu aldım hatta. E-kitap satın alıyorum, yoksa da internetten indiriyorum. İki yüz sayfalık kitaplar yüz lirayı geçmiş. Kimse aylık bin lira ayıramaz ki şu ekonomide.”

“Etik metik gözümde yok benim de. Hele yayınevlerinin yazarlara, çevirmenlere yaptıklarını duydukça, oralarda bile çürümelere şahit oldukça sinir oluyorum iyice. Müstahak diyorum hepsine. Ben de atanayım da alayım şu e-kitap okuyucuyu. Çoluğumun çocuğumun rızkını kitaplara verdim geçen yıl.”

“Kitap yayımlama hevesinden de geçtim ben. Bloğuma yazıyorum. Gerçi epeydir yazmadım bir şey. İşten vakit bulamıyorum bir türlü. Ama kafamda iki tane öykü konusu var. Dur sana da anlatayım.”

Nur’un öykü konuları üzerine konuştular. Sonra durup gülümsemeye başladı Nur. O an çok güzel buldu onu Zeki. Kısa saçları, dudağındaki ruju, üzerindeki kapüşonlusu… Rüyasını anımsadı birden. Güzel anlardı korkulara rağmen…

“Hayırdır neye gülümsüyorsun?”

“Senin Böyle edebiyata merakın olduğunu bilmiyordum lisedeyken.”

“Lisedeyken sohbetimiz hiç yoktu ki.”

“Doğru.”

“Bir de ben çok siliktim lisedeyken. Başka ilden geldiğim için belki de bilemiyorum. Zor adapte oldum.”

“Niçin gelmiştin sen?”

“Abim Bayındır’ın bir köyüne atanmıştı. Kütahya’daki köyümüz ilçeye uzaktı. Yurtta kalacaktım. Okulun yurdu meslek lisesi öğrencileriyle aynıydı. Abim, ders çalışılmaz orada, dedi. Hem Simav’da okuyacağına İzmir’de oku, dedi. Mantıklı geldi o zamanlar.”

“Ailen bir şey demedi mi?”

“Abimle birlik olunca ne haliniz varsa görün, deyip geçti babam. Öğretmen bir amcam var, o da konuştu babamla, onun da etkisi oldu.”

“Maşallah, ailede herkes öğretmen.”

“Amcamla aramız çok iyidir, ondan herhalde.”

Telefonu çaldı Nur’un. Bu arada ilk buluşmalarını düşündü Zeki. Buluşmaya nasıl karar verdiklerini hatırlayamadı. Nur telefonu kapatınca ona sordu.

“İlk ne zaman sohbet etmiştik biz?”

“Siz bir dergi mi ne çıkarmıştınız. Bana mesaj atmıştın, oraya yazar mısın, diye.”

“Doğru, bir sayı çıkardık onu. Sonra anlaşamadık arkadaşla, dergi de yalan oldu. Gerçi sen de yazıyordun, biliyorsundur yalan olduğunu.”

“Ben de öğrenciydim o zamanlar, ilk dergi maceram o oldu. Sonra birkaç internet sitesine yazdım ama çok da peşine düşmedim. Senin kadar yazmaya vakit harcamıyordum.”

“Ben bir ara epey uğraştım yalan yok. Cümlelerimi güzelleştireceğim diye sürekli alıştırma yaptım.”

“Ben İstanbul’da çalışmaya başlayınca görüştük sanırım.”

“Nasıl karar verdik bilmiyorum ama bence senden çıktı teklif. Yoksa ben kalkışamazdım.”

“Ben seviyorum insanlarla buluşmayı, sohbet etmeyi. Benden çıkmış olabilir. Bir şey diyeceğim.”

“Evet?”

“Bir şeyler yiyelim mi?”

“Ben acıktım gibi.”

“Olur.”

“Pizzaya ne dersin?”

“Fark etmez.”

Yemek yediler. Yerken de bira içmeye karar verdiler. Barlar Sokağı’nda sessiz bir yer biliyorum, dedi Zeki. Oraya gittiler.

Birer bira ve karışık çerez ısmarladılar.

Bira bitince abisi geldi gözünün önüne. Çaresiz halleri, gözlerindeki acı…

“Hayırdır sohbetimden sıkıldın mı yoksa?”

“Yok, abim geldi aklıma.”

“Bir şey mi oldu?”

“Çok şey oldu aslında. Kimseyle konuşmayalı da çok oldu. Ama kafanı ağrıtmak istemiyorum.”

“Saçmalama, anlat. Sohbet etmeye gelmedik mi buraya? Sohbeti sevmiyor olsam buluşmayız zaten.”

“Tamam tamam, pardon.” Az duraksayıp devam etti.

“Bir buçuk yıl falan oldu herhalde. Katana ile bir kadın cinayeti işlenmişti, sosyal medyada epey gündem olmuştu o zamanlar. Leman Dumlupınar cinayeti…”

“Evet bildim.”

“İşte o abimin eşiydi.”

“Deme ya! Senin akraban mıydı o? Doğru senin soyadın da Dumlupınar’dı. Hiç ihtimal vermemişim akraban olacağına, kusura bakma.”

“Yok yok, ne kusuru.” Biradan okkalı bir yudum aldı.

“Atlatamadı hâlâ, kafam onda. Dün yanındaydım. Salak salak konuştum biraz, pişmanlık da var üzerimde.”

“Ne dedin ki?”

“Bir yıldır eve gelmiyor, bana bir şey anlatmıyor. Tamam babama anlatmasın anlarım da amcama da anlatmıyor, bana da anlatmıyor. Bir yıldır memlekete geldiği yok.”

“Kaldırması zor bir durum ama, çok normal yaptığı.”

“Biliyorum çok zor, ama bu sorunun altından tek başına kalkmaya çalışması, kardeşi yokmuş gibi davranması beni üzüyor. Yardım etmek istiyorum, edemiyorum. Bir gün önce de babamla tartışmıştım, sinirim bozuktu, dan dun konuştum.”

“Kötü olmuş ama alttan alırsan çözülmeyecek bir şey değil. Sonuçta kardeşsiniz, sana ömür boyu küsecek değil.”

“Küsmeyeceğiz elbet. Az muhasebesini yapayım olayın da konuşulur gene. Tatlıya bağlarız. Amcam abim için neyse benim için de abim öyle. Zamanında beni koruyan kollayan, düşünen o oldu. Cebime harçlık koydu, ne bileyim işte, derdimi dinledi. Gözümün önünde yok olmasını izleyemiyorum.”

“Sen de haklısın, ama bazen yalnız bırakmakta fayda var. Yanında olduğunu hissettir ama yalnız bırak.”

“Nasıl yapacağım ki onu?”

“Ne bileyim yanına oturursun mesela, ama konuşmazsın. O kendi kafasında düşünür, yalnız kalır, düşünceleri bölünmez.”

“Belki de… Zaten dan dun konuştuğumun farkındayım.”

Susuldu biraz. Bira içip bir yere daldı Zeki. Nur da telefonunda takıldı biraz. Sonra devam etti.

“Amcanla babandan daha yakınsınız herhalde.”

“Amcam köyün ilk üniversite okuyanı. Mantıkla hareket edebilen birisi. Fedakar da… Abime çok destek olmuş zamanında. Cemaat yurtlarında kalmasınlar diye ev tutmuş abimle arkadaşlarına liseye başladıklarında. Ondan babamdan ötedir abim için. Benim için de öyle hatta.”

“Amcanın eşi yok mu?”

“Evlenmedi o. Özgürlüğüne düşkün. Uzun süre köyde kaldı. Kitap falan yazardı, benim şiire merakım da amcam yüzündendir.”

“Hadi ya?”

“Birkaç kitabı var ama pek kitap işleriyle uğraşmıyor artık.”

“Bulabilir miyiz kitaplarından, merak ettim bak.”

“Çoktan baskıdan kalkmıştır ama ben edinirim sana. Birer tane daha bira söyleyelim mi?”

“Olur…”

“Tekila da içer miyiz? İşini engeller miyim?”

“Yarınki işimi hallettim ben. Hafta sonu boştaydım. İşkoliğimdir biraz.”

“Birer de tekila o zaman.”

Alkol miktarı artınca sohbet iyice derinleşti.

“Senin öykülerini seviyordum ben. Bloğunu takip ediyordum.”

“İki kişiden biri sendin yani.”

“Ne bileyim sendeki karakterlerin buğusu hoşuma gidiyor. Biraz karamsar bir hava var. Seviyorum o griliği.”

“Senin kadar iyi değilim.”

“Abartma be…”

“Ciddiyim bak, senin yazıların çok olgun. Üzüldüm bir şey yazmamana. Öykü de mi yazmıyorsun?”

“Yetkin değilmişim gibi geliyor, bir dosya oluşturup yayınevlerine gönderdim, reddedildi. Sonra yazdıklarımı okudum ettim, hepsi berbat gibi geliyor gözüme. Yeni öyküler yazmaya kalktığımda da yazdığım her cümle gözüme batıyor.”

“Eminim daha önce de geçtin bu süreçlerden. Her yazar becerebiliyor muyum kaygısı taşır. Kimse ‘çok iyi yazarım, çocuk oyuncağı bu iş’ demez. Üslubun gayet iyi, hatta özgün bir üslubun var. Senin olduğunu bilmeden bir metnini okusam bu Zeki’nin yazdıkları derim ben.”

“Götüm kalktı.”

“Seni gaza getirmek için söylemiyorum bunları.”

“Potansiyelimi hiç bilemiyorum ben. İyi miyim kötü müyüm, ne kadar iyi olabilirim, ileride adımdan söz ettirebilir miyim, hiç bilmiyorum. Gerçi edebiyat dışında da böyle. Nasıl olduğumu kestiremiyorum. Bir tartışma yaşanacak diyelim, haklı mıyım, haksız mıyım kestiremiyorum.”

“Psikolog değilim ama bence ö…”

Nur’u incelemeye daldı. Söylediği şeyler ruhuna ilaç gibi gelmişti. Biraz yüzünü inceledi. Ağzına, gözlerine, yanaklarına, saçlarına baktı. Dişleri, dudaklarının arasından çok güzel parlıyordu.

“Nur…”

“Efendim!”

“Çok özür dilerim lafını kestim ama ben lavaboya gidebilir miyim?”

“Tabii tabii…”

Biraz sendeleyerek işini gördü geldi. İki tekila iki bira daha söyledi. Nur tekilayı içmek istemeyince onu da kendi dikti kafaya.

Nur bir şeyler anlatıyordu ama Zeki hâlâ onu inceliyordu. Önceden ne kadar arzulamıştı onu… Burada oturmak bile bir şerefti onun için. Hayalini bile kuramazdı bu anın. Daha fazla buluşmalılardı… Sık sık izleyebilmeli, sesini işitmeliydi.

“Nur…” 

“Seninle daha fazla vakit geçirmek istiyorum.”

“Geçiriyoruz ya zaten.”

“Daha fazla buluşmalıyız bence. Bana iyi geliyorsun. Sadece şimdi değil. Önceden de bana çok iyi geliyormuşsun, bunu fark ettim az evvel. İlk buluşmamızda son otobüse yetişememiştim de bir buçuk saat yürümüştüm. Yolda gülümsemiştim sürekli. Günün sarhoşluğu içinde salak salak gittim eve. Sohbetimiz hoşuma gidiyor. Senden yeni yazarlar öğreniyorum. Şairler, filmler… Seni özleyince bloğunu okuyorum ben. Onu da tuvalette fark ettim. Bunları fark etmemiştim bu zamana kadar.”

“Ben de seninle vakit geçirmeyi seviyorum bunu yadsıyamam. Ama eğer bir ilişki istiyorsan hazır mıyım bilemiyorum.”

“İlişki olmayıversin adı. Gerçi ben hak etmiyorum seni. Sen güçlüsün. Ben sümsüğün tekiyim.”

“Saçmalama. Öyle bir şey yok.”

“Bunları söyleyince seni asla elde edemem zaten. Güçsüzüm güçsüzüm dersem kimseyi etkileyemem. Farkındayım. Ama gene de kendimi tanıyorum ben. Normalde suskunlaşırım içince. Ama o kadar bunaldım ki… Babam polis ol diye tutturdu. Annemin dünya umurunda değil. Abim kafayı yemiş. Sınavı kazanamıyorum iki yıldır. Günlerdir kimseye bir şey anlatamadım.”

Çat diye dudağından öptü Nur.

Mal mal baktı ona Zeki.

“Çok konuştum özür dilerim. Salak salak konuştum.”

Bir daha öptü onu.

“Hadi bana gidelim, gene yürüme bir buçuk saat.”

***

“Zeki, uyan hadi.”

Zeki gözünü açtığında Nur’u görünce nerede olduğuna inanamadı.

“Yaşanmış mıydı onlar?”

“Hayır, hepsi bir rüyaydı,” deyip gülümsedi.

“Offf dün saçma sapan konuştum, özür dilerim.”

“Bak bakayım etrafına saçma sapan mı konuşmuşsun?”

“Ne bileyim, güçsüz olduğumu belli etmemem gerekiyordu.”

“Çok takıyorsun güçsüzlük olayını.”

Bir sigara yaktı Nur.

“Sigara içiyor muydun sen?”

“Arada sırada…”

Bir tane de Zeki yaktı.

“Ne yapsan güçsüz hissetmezsin kendini?”

“Daha başarılı biri olsam hissetmem herhalde.”

“Başarı ne senin için?”

“Atanmak olabilir, iyi bir şair olmak olabilir.”

“Atanmak için de şair olmak için de adımlar atıyorsun. Neden başarısız olasın? Köyde gayet çalışmışsın anlattığın kadarıyla.”

“Çalıştım ama neyse konuşmayalım bunları…”

 “Kendini çöpe atma. Farklısın, bu bariz.”

“Seni öpmek istiyorum.”

“Sarhoş değilken zor geliyor değil mi?”

“Evet… Sanki hiç sevişmemiş gibi utanıyorum.”

Can CAFCAF

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın