Rakı içtikleri gün ikisi de apaçık oynamıştı kozlarını. O günün ardından, Zeki hayatın sırrını çözmüşçesine neşeli, bir o kadar iştahlı, bir o kadar da olgundu. Sadi ise daha karamsar, bir o kadar her şeyden korkan, bir o kadar pişmandı.
İntikam için harekete geçmek türbülansa sokuyordu kendisini. İlerliyordu bir şekilde, ama asla konforlu değildi. Bir şeylerin ters gittiği muhakkaktı.
Şaşkındı da Zeki’nin bu hale evrilmesine. Bu kadar iştahlı hareket etmesine anlam veremiyordu. Sanki intikam almak isteyen oydu da Sadi arkasına zorla takılmış gibiydi.
“KPSS geçene kadar bekleyeceğiz, sonra başlayacağız. O zamana kadar ikimiz de spor yapalım, silah kullanmayı öğret bana. Yaklaşık 4 ay var, ösen kıvırırız bir şeyler.”
Zeki bunu önceden söylese “Saçma sapan konuşma be Zeki!” diye bağırırdı Sadi. Şimdi, boynunu büküp dediklerini yapıyordu.
***
Neler oluyor anlayamıyorum Leman. Birden başka bir dünyaya alınmışım da ortama anlam vermeye çalışıyormuşum gibi hissediyorum. Artık istemiyorum senin intikamını almayı. Artık kimseye zarar gelmesin istiyorum. Seninle böyle yazışa yazışa geçiririm ben ömrümü.
Zeki’nin dediği de doğru bir yandan. Öldürmek çözmeyecek bu işi. Ne olacak ölünce, boşluğun içine hapsolacak, hiçbir şey yokmuş gibi uyuyacak, kurtulacak.
Kendimi bir baba gibi hissediyorum. Zeki’nin başına hiçbir işin gelmemesi tek temennim. Ondan başka kimsem kalmadı.
***
Silah kullanmayı öğretiyorum ona. Düşünebiliyor musun? Ellerim gösteriyor ama hiç istemiyorum. Ne yapıyorum ben diyorum kendime. Ama yapmaktan da geri kalmıyorum. Ne yapacağım ben Leman?
Bu işi yarıda bırakmalıyım, biliyorum. Tadında bırakmalı artık. İtiraz edemiyorum. Elimde olmadan onu belaya hazırlıyorum.
***
Bahar iyice yerleştikçe dünyaya içimde bir neşe duyumsamaya başladım. Alışıyorum olanlara. Sabah ıslık çalarak kahvaltı hazırladığımı fark ettim. Sonra ne oluyoruz lan dedim. Hayırdır?
Oturup seni düşünmeye çalıştım. Acı çektiğini, birlikte geçirdiğimiz günleri anımsamaya çalıştım. Sonra da neden şu anını mahvetmeye çalışıyorsun, diye sordum kendime.
Ne zamana kadar böyle devam edeceksin?
Leman öldü diye her anını acı içinde mi yaşayacaksın?
Anılarının gitgide silinmesi seni sevmemi değiştirmeyecek. Korktum aslında seni sevmekten vazgeçerim diye. Başkalarıyla bir ilişkim olsa da bu değişmeyecek. İşte ben bunu atladım. Senin elimden alınman, bu sevgiyi bitirmeyecek. Hayat boyu devam edecek seni sevişim. Elli yaşımda da olsam senin en sevdiğin şarkı çalınca bir yerlerde, aklıma damlayacaksın. İster o adamı parça parça edeyim, ister beş yüz tane katil öldüreyim.
Gitgide büyüyorum Leman. Fakat bu Zirzop’u nasıl durduracağım ben? Vazgeçtiğime bir türlü inandıramıyorum.
***
Gene konuştum onunla. Fayda etmedi. Kendini o kadar kaptırmış ki gözü kör olmuş. Gerçekten yapamayacağı şeyleri yapmaktan zevk alıyor. Gözlerinden anlıyorum. Geçen halı sahada kavga etti biriyle. Haklıydı, kabul. Karşı taraf arkadan taktı çelmeyi. Önceden olsa kalkar, sorun değil der, defansa geçerdi. Dün, kalktığı gibi gencin üzerine yürüdü.
Biraz da aşık olduğu kızdan kaynaklandığını düşünüyorum. Mesajlarına cevap vermeyince kafasında bazı şeyler hepten koptu sanırım. Umarım dönemsel şeylerdir.
Baksana güya bu defter seninle konuşma defterimdi, Zeki’den dert yanma defterine döndü.
***
İstanbul’a gitti bugün arkadaşıyla konsere gideceklermiş. Thurisaz diye bir grupmuş. Belçikalılarmış ama Youtube’da en çok Türkler dinliyormuş. Sağlam grupmuş, bu fırsat kaçmazmış.
Baktım harbiden dedikleri doğru. Bir saçmalık yapmayacaksın değil mi diye sormadan edemedim. O iş yaza abi, dedi.
O kadar normaldi ki söylerken.
***
Bira aldım geldim. Basket maçını izlerken içtim iki tanesini. Kafam hafif iyi. Bilgisayardan müzik açtım. İçince dinlemeyi çok sevdiğim iki tane şarkı var: Zara’dan Şad Olup Gülmedim, Sıla’dan Vurgun. Gerçi sen de iyi biliyorsun bunu. Her içtiğimizde açardım. Zara’yı överdim, Sıla’yı överdim. Zara’nın çok az bozlak okumuş olmasına, Sıla’nın aşk hayatıyla fazla gündem olmasına laf ederdim.
Okul olmasa kafayı yermişim, onu fark ettim. Bayağı oyalıyormuş benim kafamı. Yoksa her zaman olanları düşünürmüşüm. Velilerle, çocuklarla uğraşmaktan hafta içinde geceyi ediyorum zaten. Bazılarıyla sohbet etmek gerçekten beni eğlendiriyor. Hele bir çocuk var, bir resim çiziyor aklın durur. Bilimkurgu kitabı yazsa yazar. Zehir… Bazen diyorum keşke benim çocuğum olsaydı.
Bir çocuğumuz olsa çok güzel bakardık. Beraber kitap okurduk, bilim dergileri alırdık okusun diye. Sen gitar çalardın, beraber şarkı söylerdik. Ne bileyim işte, sohbet ederdik. Hayallere bak…
Zeki Bey arkamdan iş çeviriyor mu diye düşünüyorum ben de… Sınavı bir geçsin de bir şekilde vazgeçer herhalde.
Uykum geldi.
***
Birkaç gün daha İstanbul’da kalacakmış Zeki Bey. Ne halt ediyor diye meraktan ölüyorum. Kimseyle de konuşamıyorum ki durumu. Diyecekler kocaman adamı neden merak ediyorsun. Adam öldürecek diyemem ya.
Gebermişim halı sahada dün. Ama çok güzel geldi. İçimdeki tüm stresi attım. Kahveye gittim, ne zamandır gitmemiştim. Adnan abi fırçaladı biraz nerelerdesin diye. Dedim Liverpool’un tadı yok bu yıl. Valla yok hocam dedi, Arsenal’ciyiz bu yıl. Tavla oynadık biraz. Yendim 5 – 3. Deniz kenarına gidip oturdum biraz. Sana neden bu kadar bağlı olduğumu düşündüm. Sonra eve gidip bunları yazmaya karar verdim.
Telefona mesaj geldi şimdi. Zeki göndermiş. Sana bomba haberlerim var demiş. Beni bekle… Yarın geliyorum.
Hadi bakalım… Uzaktan efil efil pislik kokusu geliyor.
***
Sadi okuldan geldiğinde Zeki dönmüştü. Direkt kapıya koştu.
“Abi efsane haberlerim var.”
“Dur oğlum bi eve gireyim.”
“Gel gel, geç hemen.”
Geçtiler mutfağa. Çay demlemiş Zeki. Doldururken başladı konuşmaya.
“İstanbul’da benim arkadaşın evinin oralardan Ümraniye’ye otobüs gidiyordu. Bir an boşluğuma geldi atladım. Hapishanenin önüne doğru gittim. Gaza geldim.”
“Ümraniye’deki hapis ne alaka?”
“Orada kalıyormuş.”
“Nereden öğrendin?”
“Adnan abiye sordum.”
“Hangi Adnan?”
“Avukat olan, başka Adnan da mı var?”
“Öf tamam, bizim kahvecinin adı da Adnan.”
“İyice şaşırdın ha, napayım sizin kahveciyi ben? Siktir et şimdi bunu.
Devam etti.
“Hapishanenin yakınında bir kafe varmış. Oraya oturdum. Dışarılara bakındım. Belki dedim gözüme bir gardiyan mardiyan çarpar eder. Bir bok göremedim. Ertesi gün bir daha gittim. Sonra ne göreyim: Bir tane minibüs. Üzerinde ‘Mapushanelere Güneş Doğuyor Derneği’ yazıyor. Bu ne saçma isim diye düşünüyordum ki ulan dedim bizim içeriye giriş biletimiz bu olabilir mi? İnternetten araştırdım baktım, harbiden mahpusların eğitimini sağlayan bir kurummuş. Üye de kabul ediyorlar. Ama önce bir süre online eğitim alıyorsun.”
“Üye oldum deme?”
“Oldum tabii, hatta sen de ol ki beraber gidelim.”
“Seni nasıl ikna edeceğim bilmiyorum ama ben vazgeçtim bu işten.”
“Hiç boşuna aynı şeyleri konuşmayalım abi.”
“Ne halin varsa gör o zaman, ne diyeyim. Gözün kör olmuş. İlla yapacaksın.”
“O lavukla yüz yüze olduğunu düşün. Ona hesap sorduğunu düşün. İçindekileri suratına çarptığını düşün. İki tokat aşk ettiğini düşün.”
“Umurumda değil artık bu. Ben acılarımla yaşamaktan memnunum. Gitgide alışmaktan memnunum. İntikam falan istemiyorum.”
“Ben istiyorum o zaman abi, sana bunları çektiren herife acı çektirmek istiyorum. Ben gelene kadar sen de bunu istiyordun. İçten içe gene istiyorsun. Beni korumak için vazgeçiyorsun. Çünkü neredeyse iki yıl oldu. İki yılda ona zarar vermeyi isteyen insan bir sürü şeyi düşünüp tartmıştır. Ahlaki boyutunu vs düşünmüştür. Onca zaman isteğin geçmedi de şimdi mi geçti?”
“Evet, şimdi geçti.”
“Tamam bir şey yapmayalım. Sadece yüz yüze gel. En kötü dernek faaliyeti yürütmüş oluruz.”
“Hiçbir şey yapmayacağım. Okula gidip geleceğim. Halı sahaya gideceğim. Spor yaparım kabul, ama silaha falan dokunmam. Hatta onu da yok edeceğim.”
“Ben eğitimimi tamamlayıp faaliyetlere katılacağım. Denemek istiyorum.”
“Ne bok halin varsa gör.”
Can CAFCAF