İstanbul’a gitti gene. Derneğin kuruluş yıl dönümü etkinlikleri varmış. Yeni gönüllüler için verecekleri kahvaltıya katılacakmış. O kadar uğraşma etme dedimse de dinletemedim tabii. Kötü bir şey yapmıyorum, dedi. Sosyal yardımlaşma faaliyeti sürdürüyormuş, fena mıymış? Canlı derslerde o kadar uğraşmış didinmiş, iyi bir intiba bırakmış. Projeye kabul edilmesi an meselesiymiş. Bunu neden çöpe atsınlarmış?
Beni de dahil ediyor aklınca… İkna edemedim bir türlü. Mantıklı sebepler de bulamadım. Aldı çantasını gitti. Parasını pulunu sordum. Kredi kartım da onda zaten. İhtiyacı oldu mu çeksin. O yaşta istemek zorunda kalmasın.
Gitti paşamız. Gene nasıl haberlerle dönecek kim bilir.
***
İnternetten biriyle randevulaşmıştı Zeki. Bu akşam ona yemeğe gidecekti. İstanbul sınırlarına girdiğinde daha öğlen olduğu için Kadıköy’e geçmeye karar verdi.
Kulaklığını takıp avare avare yürüdü sokaklarda ilkin. Eski günleri yad etti. Sonra al-götür sistemli bir mekandan kahve aldı kendine. Sahile yürümeye gitti. Ağır ağır yürürken kitap okuyan bir çocuk gördü. Epeydir kitap okumadığını fark etti. En son Nur’un hediye ettiği şiir kitabını okumuştu. İçi cız etti birden. Ne kadar berbat bir geceydi. Nur’u kaybetmişti yaptığı salaklıklarla.
Bambaşka yaşanabilirdi. Bu ihtimali düşünmek, içini daha da kararttı. Instagram’a girip Nur’un fotoğraflarına baktı. Bereket, buradan engellemedi kendisini. Hey gidi Nur!
Yeniden kitap okuma alışkanlığı kazanmak istedi canı. Akmar’a gidip akıcı bir kitap almaya karar verdi. Tırıs tırıs oraya yürüdü. Her zaman kitap aldığı dükkana vardı. Gözüne Agatha Christie kitapları ilişince internette küçük bir araştırma yaptı. On Küçük Zenci’yi almaya ikna oldu.
Bir tane de bira alıp sahile yollandı yeniden. Boş bank aradıysa da dişe dokunur bir yer beğenemedi. Tenha bir taş buldu. Alttan alttan soğuk alacağını düşündüyse de taşın üzerine oturdu.
Kitap akıcı olduğu için epey okudu. Epeydir akıcı ve sağlam kurgulu kitap okumamıştı. Nerede dramatik, nerede hayata karşı yenilmiş kahramanları olan kitap varsa okumuştu. Kurgu ile dünyadan uzaklaşmak çok iyi geldi kendisine. Sonu için heyecanlanmayı özlemişti. Bir an evvel metrobüse varıp okumak için sabırsızlanıyordu.
Ayağa kalktı yeniden. Saatine baktı. Bir saat sonra yola çıkarsa yetişeceğini düşündü. Çantasından hırkasını çıkarıp üzerine geçirdi. Sonra bir tuvalet aradı. Hacetini giderdikten sonra metrobüse doğru yollandı. Az da Mecidiyeköy’de sürtecekti.
***
Metrobüse biner binmez bir heyecan kapladı içini. Bu kadar heyecanlanacağını düşünmemişti. Son zamanlarda özgüveni ve özsaygısı yerindeydi. Altından kalkabilirim diye düşünmüştü ama araba ilerledikçe nefesi sıklaşmaya başladı. Aynadaki görüntüsünü de beğenmişti bu sabah. Parfüm sıkmış, güzel bir gömlek giymişti. Ama şu an üzerindekiler çuval gibi görünüyordu kendisine.
İkinci kişiyle sevişeceği için beceremeyeceğini düşünmeye başladı. Karşı tarafın acemiliğini hissetmesinden çekindi.
Metrobüsten inince AVM’ye girip şarap ve prezervatif aldı. Kasaya vardığında öyle bir hale bürünmüştü ki sanki çükü çük değil pırasaydı ve kendisi şehirdeki sevişmeyi en hak etmeyen kişiydi. Utana sıkıla kasayı da geçtikten sonra zamanın gelmesini bekledi. Ne zaman mesaj kutusuna konum bilgisi geldi vücudu adrenalinlerden adrenalin beğenmeye başladı.
Tuvalete gidip son kez kendine baktı. Bu kez morali biraz düzeldi. Gayet de eli yüzü düzgündü. Saçı gıcır, gömleği şıktı. “Kıza belli etmeeeee!” dedi içinden ve yola koyuldu.
***
Merdivenlerden çıkarken kafasına bir şey dank etti: Sude… Ya internette göründüğü gibi biri değilse? Ya beğenmediği biri olursa o zaman ne yapacaktı?
Kafasında senaryo döndürmeye çabaladı fakat beceremedi heyecandan. Tek bir senaryo kuramadan birinci kata çıkmıştı bile. Sude kapıdaydı…
Çok güzeldi.
Bol paça bir pantolon giymiş. Üzerinde göğüs dekolteli bir bluz var kırmızı. Saçı kısa olmasına rağmen yüzüne çok yakışmış. Dudağı da kırmızı.
Sude, buyur etti içeriye Zeki’yi. Zeki’nin de şaşkınlıktan eli ayağına dolandı. Şarabı elinde unuttuğunu fark etti. Sude’ye uzattı salona geçerken. Sofra hazırdı.
Elini yıkayıp hemen masaya geçti.
“İki aydır ha görüşelim ha görüşelim diyorduk, ancak becerebildik.”
“Aynen denk gelemedik hiç.”
“Balık harbiden çok güzel duruyor.”
“Övünmek gibi olmasın ama güzel yaparım.”
“Ne zaman şef olursun?”
“Bilmem, yakında olmaz sanırım.”
“Bizim KPSS gibi de değil ki bu. Bir süreç gerekiyor, birilerini ikna etmen gerekiyor. İş durumunu tam bilmiyorum ama eminim yalakalık da yapman gerekiyordur.”
“Aynen öyle.”
Muhabbet pek akmadı sofrada. Sude de biraz çekiniyordu doğrusu. O da alışkın değildi böyle bire bir sohbetlere. Biraz şaraptan güç bulma niyetindeydi. O sebeple hızlı hızlı içtiler şaraplarını.
Yemek bitti. Bulaşıkları taşıdılar. Sude istemese de yardım etti Zeki. Sonra beraber kanepeye geçtiler. Müzik açtılar televizyondaki uygulamadan. Bir tane tütsü yaktı Sude. İki tane de mum ekleyince şarabın alkol oranı otuz kırk kadar oldu. Sohbet daha da derinleşti.
İlk şişe bittikten sonra Sude’nin evindeki biralardan içtiler biraz.
Sonrası malum.
***
Güzel bir seksin ertesi mutluluğunda olduğu için sabahın seherinde uyanıp Taksim’e gidecek olmayı pek umursamadı Zeki. Kulaklığını takıp güzel güzel yürüdü metroya kadar. İnsanların olmadığı yerde mırıldandı dinlediği müziği. İnsanlar varken çığlık attı içinden içinden. Metrodan indikten sonra konuma bakarak dernek binasının olduğu sokağa kadar yürüdü.
Son sokağa sapınca önündeki kalabalıktan hangi bina olduğunu kavradı. Selam verdi yanlarına gidip. Tanıştılar, Zeki’ye sigara ikram ettiler. Dernek yönetiminden Tolga diye biri vardı, gerisi de Zeki gibi yeniydi. Sadece Tolga eski gönüllü olduğu için kendini yalnız hissetmedi. Tolga da sıcakkanlı biri olduğu için sanki kırk yıllık ahbaplarmış gibi sohbet ediyorlardı.
Kahvaltı için içeriye davet edilince ellerindeki sigaraları söndürüp içeriye girdiler. Yan yana oturdular dışarıdaki ekiple, içeride de sohbet devam etti. Hiç yabancılık hissetmemek içini çok rahatlattı.
Kahvaltı bittikten sonra toplantı odası gibi bir odaya geçtiler. Yaklaşık otuz kişilerdi. Daha önce canlı derslerden de tanıdığı Dernek Başkanı bir sunum yaptı.
Derneğin kaç mahkuma ulaştığından, kaç gönüllüye sahip olduğundan, sponsorlarından, günümüz hapishane sisteminin eskimiş felsefesinden ve yenilenmesi gerektiğinden bahsetti. Mantıklı konuşmaları vardı ve gelmekle iyi yaptığını düşündü. Sonrasında tanışma ve kaynaşma için kahvaltı yapılan geniş yere geçildi. Oyunlar oynanacak, akşam tüm gönüllülerin katılacağı etkinliklere intikal edilecekti. Derneğin bu kadar büyük olduğunu tahmin etmemişti. Çok profesyonel bir ilerleyiş vardı.
Okullarda da oynatılan bir oyunla başlandı. Herkes adının ilk harfiyle kendine bir lakap bulacaktı ve herkes kendinden öncekileri lakap-isim şeklinde sayacak, kendini de ekleyip sırasını savacaktı.
Yedinci kişi olduğu için çok zorlanmadı Zeki. Biraz oyunu inceliyor biraz etrafına bakınıyordu.
Gözlerinin önünde bir araba yaklaştı derneğin önüne. İçinden namlular çıktı. Namluları görür görmez kendini masanın altına attı. Yere varmadan camlar şangır şungur aşağı indi. Cam kırılma seslerine çığlıklar ve iniltiler eklendi.
Ölüm ensesindeydi.
Can CAFCAF