Carla, güz mevsiminin sararttığı buğday tarlasında gökyüzüne Tanrı’dan merhamet ve ikinci bir şans için uzun uzun baktı. Ayın soluk ışığında zar zor seçilen koyu bulutlar ve esen soğuk rüzgâr, birazdan yağacak yağmurun habercisiydi. Önce “Tanrı bile benim için ağlıyor” diye düşündü. Sonra, ikinci şansı ilkini berbat bir şekilde kullandığı için istediğini fark etti. Yavaşça başını indirdi, göremese bile önünde uçsuz bucaksız sarı renkte bir buğday tarlası olduğunu biliyordu. Sonra ilk damlalar ve bastıran yağmur ile birlikte içindeki son umut kırıntıları öldü. Artık ne Tanrı’ya ne de ikinci şanslara inancı kaldı. Sessizce ve adımlarını yerde sürüyerek geri döndü.
O gece yatağına mutsuz bir şekilde yattı. Üstündeki beyaz elbisesinden başka hiçbir giysisi yoktu. Zaten yattığı yatağın kimin olduğunu bile bilmiyordu. Açık bir kapı gördü ve içeri girdi. Mutfakta akşam yemeğinden kalma yemeği yedi ve yatağa geçti. İnancı kalmamıştı belki ama içten içe istediği şey için inanamak istiyordu. Umudun belki de bir Tanrı’ya olan inancın onu sarmlayıp kuşatmasını ve bu güven hissinin tam ortasında uyumak istiyordu. Güzel, derin, sıcak bir uyku… Sonra yine Tanırı’nın gönderdiği bir melek tam uykuya dalacakken gelip kulağına:
“Tanrı seni duydu, küçük zavallı kul seni, sana bir şans daha verecek. Ve yukarıdan bir yerden seni gözetleyecek…” dedi.
Ve bütün uykusu kaçacak, ardından kendini gecenin soğuttuğu kaldırımlara atıp, koşabildiği kadar koşup, Tanrı’ya teşekkür edecekti. “Biliyordum! Çünkü o gece, o kadar bağırdım ki beni duydun,” diyecekti. Tüm bunları düşünürken bile istemsizce gülümsediğini fark etti. İkinci bir şans ha! Her şeyi tekrar mahvetmek için ikinci bir şans daha!
Kaldırımlarda koşarken önüne çıkan kalabalığı umursamıyordu bile. Tanrı ona her şeyi bir daha boktan bir hale getirmek için ikinci bir şans vermişti. Çok mutluydu. Ama uzun süreceğe benzemiyordu. Uzakta, çok uzakta binaların duvarlarına ve camlarına vuran kırmızı mavi ışıklar vardı. Ve ışıklara eşlik eden, kulakları tırmalayan siren sesleri… Onun için geldiklerini biliyordu Carla. Üstündeki ters giydiği beyaz gömlekten biliyordu. Ayaklarındaki ayakkabı yerine mavi hastane terliklerinden biliyordu. Yine mavi pijamasından biliyordu. Sessizce bir merdivenin kenarına oturdu ve kendisinin bile duyamayacağı kadar alçak bir sesle hıçkıra hıçkıra ağladı. Zaten bütün bunlar gerçek olmayacak kadar güzeldi. Düşünsene bir şeyleri mahvediyorsun ama sonuçlarına katlanmadan ikinci bir şans veriliyor. Hem de Tanrı tarafından…
O ışıklar giderek daha görünür hale geldi. Ve sesler arttı. Ayak bileğindeki siyah, üstünde küçük sarı bir noktanın yanıp söndüğü cihazı bileğini kesmek uğruna çıkarmaya hazırdı. Ambulans gelip yanında durdu. İçinden iri yarı üç dört kişi çıktı. Bütün gücü ile karşı koymasına rağmen hiçbir varlık gösteremeden ambulansın arkasına bindirildi. Sirenler susmuştu. İçeride ölüm sessizliği vardı. Nereye gittiğini şaşırtıcı bir şekilde biliyordu. Yüksek gri duvarlarla çevrili hapishaneye. En azından o, hastane yerine bu adı seçmişti. Ruhu için hapishane olan bu binaya vardığında beyaz önlüklü şeytan, elindeki küçük bir kapta zihnini uyuşturacak birkaç küçük hap tutuyordu. Boynunda düşüncelerini duyabilmeleri için bir başka cihaz vardı. Doktorlar stetoskop diyorlardı sanırım. Diğer elinde bir dosya… Üstünde adı vardı. Birkaç uzun numara dışında bir de tanı yazan bir kısım iki nokta üst üste ve anlamadığı bir iki terim. Tanı: OKB, DİSOSYATİF FÜG. Zorla o hapları yutturduktan kısa bir süre sonra ruhunun ve bütün bedeninin uyuştuğunu hissetmeye başlamıştı bile. Uykuya dalmadan önce düşündüğü son şey şuydu: Ne Tanrı ne melekler ne de ikinci şanslar vardır. Yaptığımız şeylerin sonuçları olur ve bu sonuçlar ikinci şansları mümkün kılmaz. Kendisine göre hayatının en mantıklı düşüncesiydi.
Kim bilir belki de öyleydi.
Cihan AKAR